| Yazar |
Mesaj
|
| nurullahburcun |
Tarih: Sal Arl 12, 2006 1:51 am Mesaj konusu: |
|
|
 Forum Yöneticisi
|
esrirdim çoğu zaman, gözlerimi kapar, derin uykulara dalardım. bir ses, dedi bana; ''Şahsa münhasır menfaat çarkında içkisini tek başına yudumlamlarken şehveti mahremiyetine sadık kaldığı için susmak nelere mal olurdu bilse eğer; helâka meylederdi en çok, en çok helâktan korkanlar ve mürtedliğin caydırıcı vahyine boyunlarını eğerdiler. Birazdan işte, helâk olacak her şey; sesler, kelimeler, cümleler. Birazdan işte, bir münzevinin yatağında çırılçıplak boğulacak iman ve parmağıyla şehadet edercesine gökyüzünü gösterecek küçücük çocuklar ama birazdan, yalpalayan kalabalıklar üzerime düşecek hepbirden.
Elleri yarıklarla dolmuş bir inşaat amelesi, birazdan onaracak işte yıkılan tüm duvarları ve kalabalıklar surların arasında sıkışıp duvarlarla eğleşecekler uzun zaman. Dün karşıdan gelirken elinden düşürdüğü metelikleri almak için eğilen adamlar önlerinde benim olduğumu farketmediler ve birazdan surların üzerinden altın akçeler atacağım üzerlerine, önlerinde ben varım bile bile eğilecekler. oysa utanacağım kendimden ve helâk olacak her şey helak olacağım ben; küçücük çocuklar şehadet edercesine uzatacaklar parmaklarını, parmaklarının uçlarından öpeceğim.'' |
|
| Başa dön |
|
 |
| nurullahburcun |
Tarih: Sal Arl 12, 2006 2:09 am Mesaj konusu: |
|
|
 Forum Yöneticisi
|
| büyüdüm okullar bitirdim, sehirler dolaştım dedim ya; toprağa dönüyordu her şey ve şaşkındım. ölüler birikiyordu ardımda; annem, babam korkutuyordu ölecek olmaları ve korkularla ayakta tutmaya çalışıyordum kaybetmeye yakın olduğum her şeyi. okumuştum bir zaman ''en cok kaybetmeye en yakın oldugu seyi sevmeli insan.'' hatırlamaya başladım bakın;bezm-i elest ten yola cıktığımda bir uçurumun kenarında tecavüz yeltenisine isyan eden bir kadının düşüşünü gördüm ilk.Yere çakılana kadar gökyüzünden ayırmadı gözlerini; oysa celladın gözleri uçurumun dibine gömülmüştü. Biri şehvetini öldürücü kılıyor ötekisi onurunu ölümle sınıyor, 'belâ' yı nerde bıraktığımı unutturuyorlar bana. Yol uzun; tek başına yürünmüyor. Bezm den ayrılıp bir gûruha dehl edildim ve gördüm ki güzel olan ne varsa semayla kucaklaşma cabasında oysa kuşlar dahi pisliğini toprağa bırakıyor. Siyah ve beyaz her şey, her şey iki yola sapıyor ve ortası yok. Perişanım; üzerime yaşamak bulaşmış ve yezidiyim; günahımın bedelini ödüyorum. Karanlık ya da aydınlık ikisinde de körüm, kin kusuyorum içimden, ne kadar kin varsa hapşırıyorum; ellerime balgam bulaşıyor, yağmur yağıyor ve ellerimi kaldırıp duaya duruyorum. Az sonra toprağa süzülüyor ellerimin kiri, az sonra bedenimden süzülüyorum toprağa yüzümden kan süzülüyor. |
|
| Başa dön |
|
 |
| nurullahburcun |
Tarih: Sal Arl 12, 2006 2:30 am Mesaj konusu: |
|
|
 Forum Yöneticisi
|
| ama hayır, kuşlar biriktirdim avucumda ve acmayacaktım avuçlarımı gökyüzüne, dua falan etmedim ben, kocaman bir yalancıyım, kuşlar ucurdum gökyüzüne. siz farklı yorarsınız şimdi; ben derim ki;Çölün ortasında bir içimlik suyu kalmış bedevi bir adamın matarasından dökülen su kışın en sert geçen günlerinde dağ başında tipiye tutulmuş bir dağlının kalan son kirbit çöpünün üzerine dökülüyor. Hayat bir intizam içinde devam ederken bedevinin küfrüne dağlı da eşlik ediyor ve bedevinin dikkatsizliği belki de bir yıl yürümek mesafesinde olan adamı yakacağından ediyor. Kasıt yok, farkındalık yok. Bedevi susuzluktan, dağlı soğuktan ölmemek için dualar eşliğinde koşuşturuyorlar. Yağmur yağsın istiyor bedevi, güneş açsın istiyor dağlı ve uzak bir yerde yağmurla güneş kucak kucağa gökkuşağını resmediyor. Renk cümbüşü muhteşem bir görüntü aksettiriyor ikisinin ortasına; çöle taraf ateşin kızılından başlayan gökkuşağı turuncu, sarı, yeşil, mavi diyor ve dağlıya taraf uzak denizlerin mor'u süzülüyor. Yeşille sarının tam ortasında durduğunu iddia eden bir ressamın sırtına sırtını yaslamış meslektaşı, aksine 'sarıyla yeşilin tam ortasında duruyorum.' diye ittiraz ediyor ve biri üşüdüğünü iddia ederken diğeri güneşin bunaltıcılığından şikayet ediyor. Az sonra iki muhteşem tablo resmedilmiş olacak. çelişki yoktur işte, her şey olduğunuz yerden, başka yüzündedir. |
|
| Başa dön |
|
 |
| nurullahburcun |
Tarih: Sal Arl 12, 2006 6:15 am Mesaj konusu: |
|
|
 Forum Yöneticisi
|
ama nerde düşürdüm düzülmüş beyinleri, anlamıyorum. ama, defterlerinizin arasında gizlediğiniz, kurumuş yaprakların resmiyle kapı araladınız hüzne. oysa uzanmış birileri, soğuktan iki büklüm, yaprakların üzerine. akıcı bir şairin uslubunda, yananların yerine koydu bazıları kendilerini, oysa yakılan evlerde birileri yandı çığlıklar eşliğinde.
kartondan cehennemler yarattı bazıları, bir nü tablo gibi haz aldı izlemekten ama sokakta ihtiyaçtan sebep karton bulmak derdindeydi birileri. evet adil bir hayat; herkese ektiğini biçtirir ve o sebepten babalarından olmaktan gurur duyan bazıları sokakta piç diye çağırır küçük bir çocuğu. çocukluğuma inmek gerek, ordan biriktirdim tüm çamurumu ve tüm kuyuların yoluna ordan gidilmiştir sanırım. |
|
| Başa dön |
|
 |
| nurullahburcun |
Tarih: Sal Arl 12, 2006 6:20 am Mesaj konusu: |
|
|
 Forum Yöneticisi
|
| içinden çıkılması mümkün olmayan, tımarhane duvarlarına işemekten suçludur her insan, hayatı duymak için kulak kabarttığında, sağır edici bir gürültü duymaktan korkar ardında kalanlardan. nü'nün ayaklar çıplak, gövde yok temaşası, kasıkları koca yapraklarla örtmeye götürür, namahrem sözcükler yalnız başınayken söylenmelidir ve utanmalıdır onca zaman sustuktan sonra konuşmamaya. her konuşmak, azad etmektir ard'a kalanı, her konuşmak tek tek öldürmek susmak'ları... zaman, kapıdır tokmağını bilene; bir kuyunun içinde ağlamak ve taşana dek vazgeçmemek. |
|
| Başa dön |
|
 |
| nurullahburcun |
Tarih: Sal Arl 12, 2006 6:36 am Mesaj konusu: |
|
|
 Forum Yöneticisi
|
| umut olmalıydı, neyle yaşar yoksa insan; kırmızı tuğlalalarının üzerine sıvası çekilecekti elbet bir gün evimin ve inat, kırmızıya boyayacaktım sonunda. kocaman ağladım, bir yerde ağlar insan. kuyunun karanlığından sonra zor oldu aydınlığa alışmak. yavaş yavaş sönüyordu içimdeki ve hatırlamakta güçlük çekiyordum kaybettiklerimi. sıradan zamanlar, telaşsız, gecikmeksiz ama, yorucu olurlar az. kalabalıklar umursamaz, siz umursamaz, kapınızdan içeri size aittir dünya, sadece siz varsınız. kimbilir, kaç kez karşılaştık sizinle; birbirine doğru kayan iki yıldız gibi kaydı gözlerimiz. sonra unuttuk işte; her balığın hasta yanını öteki balıklar kemirir oysa. |
|
| Başa dön |
|
 |
| nurullahburcun |
Tarih: Sal Arl 12, 2006 7:22 am Mesaj konusu: |
|
|
 Forum Yöneticisi
|
katlanılmaz artık buna, bile bile, göre göre, terbiyesizce bir yaşam bu. ne yaşadıysak ardda ya, ne yaşayacaksak yine ardda kalacak.intihar en güzeli yine de, ya da söyleyip yapamamak. öğreniyorum hala, bunca ihtiyarlamama rağmen ama, değer mi öğrenmek için, yine sanmıyorum.
hibe ediyorum hayatımı, bir uçurumdan düşmek için. kimse kendi yerine yaşamadı biliyorum, kim ben olmak isteyecek.
dönüyor çemberler, hep aynı mesafede duruyoruz ölüme; bugün, yarın ya da daha cok zaman ama, uzak aynı, yakın olmayacak hiçbir zaman. |
|
| Başa dön |
|
 |
| nurullahburcun |
Tarih: Sal Arl 12, 2006 7:34 am Mesaj konusu: |
|
|
 Forum Yöneticisi
|
| herkes yüzsüz, herkes yalanci. son bir şarkı tutturmuşum dilimde, aha alın bu son; canınız cehenneme. bu, kompluman gereği giyindiğim maske değil, bu; size inanın son sözüm ve cayıyorum her şeyden. oysa, seviyorum hepinizi, terkedebilecek kadar.. bu iyiliğimi unutmayın ve ben olmadan bana dair cümlelerinize kızdığımdan adımı sonsuza dek gömün... ben sizi hatırlamayacagım, siz de hatırlamayın. hayırsızım, en az sizin kadar. sokaklar, caddeler ve isterseniz şehrin dışındaki mezarlıklar da sizin olsun; ben sırtıma ceketimi alıp, altında çıplaklığımla kalacağım eskiyip attığım çöplüğüm yanıbaşında. sarmaşık, boynuma dolanan, ellerime de bulaştı, kesik cümleler yazarken ama, umrumda değil, titremiyor parmaklarım. bana gel derseniz eğer, namertsiniz, muhtaç değildiniz oysa, bu; en büyük gerçeğiniz. herkes kendiyle doğar, kendiyle yaşar ve kendinden çok sevmez kimseyi. yalancıyız, ve eni sonu; kendi başımıza kalmalıyız. |
|
| Başa dön |
|
 |
| Yasemin-Elci |
Tarih: Sal Arl 12, 2006 8:07 am Mesaj konusu: |
|
|
 Yeni Üye

|
şehrin her tarafı yıkılmıştı, çoçuktum daha, ihtiyarlamadan az önceydi ve ellerimde kuş ölüleri, toprağı eşeliyordum ceset kokuları arasında. mezarlıklarda, kuş cıvıltıları vardı önceleri ve şenlik alanı gibiydi çocuklara. oysa koku vardı şimdi, ölüler orta yere serilmişti ve avucumda birikmişti kuşlar. ağlıyordum. herkes ağlıyordu. altımı ıslatmıştım gündüz ortası ve annem hiç kızmamıştı. anımsamak güç.
zaman nasıl geçiyordu anlayamıyordum; önde yürüyordu galiba ve biz geride kalmıştık. koştuk, koştuk, koştuk ve vardığımızda yeni oyunlar öğrenmişti çocuklar, bir köşede izlemek zorunda kaldık. çocuklarımız, sanırım; başka çocuklardan öğreneceklerdi bu oyunları. bu oyunlar gibi çok şeye yaban kaldık.
çocuktum daha ve ihtiyarlamadan az önceydi galiba; bir şeyler yaşanmıştı anlayamadığım.
sonra yarım kaldı her şey, tıpkı çocukluğum gibi; aşklarım, dostluklarım ve hayallerim. yollar yürüdüm, şehirler dolaştım, ölülerle tanıştım; yaşıyorlardı hala, öleceklerine inanmadan.
yüzüme gözüme bulaştırdım neye başladıysam, şimdi; ellerim çocukluğumdan kalma titrekliğiyle tutuyor sigaramı, ölmeden az öncedeyim. anlatacağım elbet, hak vereceksiniz ölmek isteğime.
ne için yaşar insan, neyle yaşar insan ve neden keman sesinde vereme tutulup ölmekten haz alır. ölmek en büyük hazdır, bunu da anlatacağım ve siz, ölüler; beni mezarlıklara gömmeyin, köstebekler oymuş gibi durur mezarlıklar. küçüktüm, tarla sulardım bir zaman ve dilimde küfürler biriktirirdim kör farelere. açtıkları her deliği kapamadım mıydı, yarıda kalırdı işim ve her şey biraz da orda başladı, yarıda kalmaya. bir köşede kokuşmaya bırakın, çok gördüm ben kokuşmuş bedenlerden.
babalarının çikolatalara verecek parası olmayan çocuklar, bakkaldan çikolata aşırırlar. korkarlar ve kilotlarının arasına saklarlar cogu zaman. düşmesin diye, kasıklarını sıkarlar ve kendilerinden başkasının bilmediği gizli tapınaklarına sığınırlar. o tapınaklar ah; en kutsal mekanlardır onlara, ikona şehveti, tütsü esrikliği, hattatların özenerek çizdiği çikolata silüetleri. tüysüz velet şaşırır en cok; babasını seçmekte kendinden öte iradesi olmayan çocukların göğüslerine vurarak babalarının asaletlerinden bahsetmesine. sevmezler zengin çocuklarını ve birgün onlar gibi olmayacaklarına and içerler hallerine şükrederek. şükür nedir, kime edilir; Allah vardır, kocamandır; mezarlıkların ordan gidilir evine. evinde kocaman çikolata çeşmeleri vardır, çocuklar ardarda dizlip sıralarını beklerler ve herkese yetecek kadar çikolata vardır
gece yarısı annemin sesine uyandım, korktum; altımı ıslatmış olmalıydım. yan odadan ağlayan kadınların sesini duydum. herkesi üzmüştüm, kötü çocuktum ben, altımı ıslatıyordum. ağladım. başımı okşadı annem, kuruydu altım. elimden tutup kadınların arasına götürdü beni, yol cok uzun gelmişti, yol üstünde kocaman adamlar gördüm; tanıdık yüzler vardı içlerinde. kadınlara vardığımızda, somyenin üzerinde, yüzüne örtü çekilmişti ninemin. örtüyü sıyırıp dudaklarımı yanaklarına götürdüler ve öp dediler. öptüm. anlamadım. kardeşlerim bir köşeye çekilmişti, ben ağlamıyordum, herkes ağlıyordu. saatlerce bir köşeye çekildim, düşündüm, anlayamadım. komşumuzun oğlu vardı Ali, oyunbozan bir çocuktu, o da gelmişti ve bir aralık beni dürtüp ağla dediğini hatırlıyorum. sonra cami, mezarlıklar ve günlerce evimizden ayrılmayan sinir bozucu kadınlar, adamlar. hatırladığım en son şey, herkesin avuçlarını açıp bir şeyler mırıldandığı aralıklarda, onlara eşlik etmememin sonradan çocuklar arasında alay konusu edilmesiydi
mektebe giderken, yönetmeliklerin kılık kıyafet tarifesine uymuyordu önlüğüm. abimden kalma, siyah bir önlük giyerdim ve diğer çocukların önlükleri maviydi, deniz mavisi de değil, gök mavisi de. ama, maviydi işte, bir yerlerde aynı tonlarda mavimsi bir şeyler vardı elbet. ben de istedim mavi olsun önlüğüm, olmadı. ağlamadım ama. çizdiğim elele tutuşmuş çocukların önlüğünü hep maviye boyadım. ilk mekteb çabuk bitti, ton değişti mavi, kiremit rengi takımım uymadı yine abimden kalma; lacivert ceket, gri pantolonluların arasına. alışıyor insan, kendine daha çok alışıyor başkalarına kıyasla. kabuğuna çekilip seçmeye başlıyor, dışavurumcu yanlarını. çok insan oluyor, bir insan. hayır yalan diye bir şey yoktur; yaşanmamış anlatılar içimizdedir bilirim ben. yaşamışızdır bir zaman, kimse bilmeden
lise sıraları hakedişti biraz, haketmek birilerinden iyi bilmekti bazı şeyleri galiba. yok ama, böyle olmamalı, yabana atılan emekler mukabilinde. altı ıslak olanlar, kuruttular mı altlarını, middelerini hatırlarlar ve yabandırlar diğer altı ıslaklara. altımız kuru, geçiyordu habire zaman, yarın için bugün, ertesi gün için yarını feda ederek; geçmişi biriktirip, geleceği tüketerek. zaman, ah o nasıl bir fahişedir bilirim ben; fahişelerin en büyüğüdür, asla aynı günün yatağına iki defa girmeyen.
çocuktum daha, ihtiyarlamadan az önceydi. bir şeyler yaşanıyordu anlayamadığım. gri bulutların altında; rüzgar esiyordu ve şehirden ceset kokuları geliyordu, unutuyordum her şeyi. şehirden uzak, mezarlıklara yakın bir yerdi; avuçlarımda kuş ölüleri, toprağı eşeliyordum ve avuçlarımı sadece kuşlara uçmayı öğretirken göğe açacağıma and içtim. büyüyordum ve kopuktu hayat, parça parça anımsıyorum şimdi. unutamadığım bir uzun zaman var elbet, kocaman bir zaman. merdiven tırmanır gibi yaş atladığım ve düzüşmek için yüzlerini ezberleyerek tek başıma hayalleriyle yatağa girip ellerimi kasıklarımla ısıtmama sebep olan kızları içinde barındıran zaman. herkesten saklardım ve kızardım otuzbir muhabbetlerine. altımı ıslatırdım oysa çocukluğumdaki gibi ve en çok da siyah önlüğümle, kiremit rengi takım elbisemdi beni farklı kılan. kızgındım şimdi, lacivert ceketlere, gri pantolonlara
pijamalarımın ön kısmında zımpara dukunuşlarını anımsatan lekeler oluşurdu ve pijamalarımı katlayıp yerine yerleştirmeyi sonra da annem elbise yıkamaya başlamadan yerinden çıkarıp lekelerin üzerine su tuttuktan sonra kirlilerin içine atmayı o zamanlar öğrendim. şimdi utanırım kasıklarımdan, şalvarlarımın arasında bir sarkaç gibi sallanıp dururlar ve tüm günahlarımı onlara borçluyum
çocuktuk ,hayatı ezberlememiz gerekiyordu.erkek çocuk babasının kaderini kız ise annenin kaderini yaşardı.kadere isyan edilirmiydi ,razı olunurmuydu tek odada bir evlilige ve hep ezilmişlige.olunmazdı elbet isyan eidlmeliydi ama şirk deil.ezbere yaşanmalıydı hayat büyüklerin gözünde,kız namus erkek güç demekti.Hep satır atlanır gibi atlanırdı bir genç kızın haylleri izin verilmezdi asla düşüncesine fikrine...
çocuktum yarın nerdeydi bilmiyordum sadece camımdan dışarı baktıgımda iki katlı binanın 25 katlı binadan daha yüksek oldugunu görüyordum .cam mı yalan söylüyordu yoksa uzaktaki nesnenin aslında küçük oldugunu gözümmmü görmüyordu.okuldan döndügümde uzun uzun binaya bakıyordum ama bu benim camımdan küçük görünürdu yakından ne kadar bu kadar büyüktü.anlamamıçtım anlayamamıştım demek zamanın kollarında büyümek gerekiyormuşşş
çocuktum süperman olmak sitiyordum kahraman olmak .bütün insanları kurtarmak istiyordum bütün bebekleriii.büyüdükçe daha zayıf oldum bu sefer kendimi bile kurtaramıyordum...
sahi hatırlar mısınız isimleri. ben hatırlamam. ben vardım, ben olanlar vardı ve ben olamayanlar. olamamaktı bu; kaf dağının tepesinde oturuyordum ve oradan inememek değil, oraya tırmanamamak vardı. tüm yücelikleri içimde barındırıyordum, çocuktum ya da ihtiyar, en çok da arada bir şeydim. yüksek mektepler tırmandım, yoruldum, çok yoruldum. sustum ama, acziyet tepe taklak eder adamı. aşık oldum en çok, sustum, ben olamamak vardı ve tepetaklak kocaman bir düşüş. oysa çoktan düşmüşüm kuyuya ''kimse atmadı beni, ben kendim indim; bu benim kuyu Yusuf'unkinden daha derin.'' kuyu karmaşıktır, aşk gibi; karanlıktır ve yüzler göremezsiniz orda. ağlarsınız ve gözyaşlarınızla taşırırsınız gerçek dünyaya. ağlamam ben, karanlıktan da korkmam. yalnızlık kime has; kim yalnız kalabilmiş ondan başka, ne anlamı var ama ellerimin, içimde de tututanacak bir şeyim var. boynuma sarmaşıklar dolandı zamanla, soluklarım kesildi, yorgundum ama acziyet asla. kapılar sonuna dek örtülü olmalı, herkes ben olmak isteyecek ama, hiçkimse olmamalı. bir noktada herkesim ama, bir nokta da hiçkimse ben. sustum, ağlamadım, yorgun da değildim. kuyu mu ah, içinden çıkmak istemezdim
ve yanıma birileri düştü bir zaman. sarhoştum ve ne kadar anlatsam şimdi, yarısı eksik kalacak, yarısı yalan. ağladı, taştı kuyu; bonuma halkalar geçirdim cehennemden, günahlar. sonra bir zaman kuyunun başına geldi ve içinden ne geçirdi bilmem ama;
beni gördüğünden utandığını farketmem zor olmadı. bakışlarını kaçırmak için, etrafında, üzerine cümle kurabileceği hiçbir nesneyi es geçmiyordu. neyse ki, nesneler sayılabilecek denli azdır ve susmak zamanı geliverir. başı önüne düştü birden, ayakkabılarının ucuna dikildi gözleri, ayak sesleri ruhunu alıyor gibiydi. ''şuraya otursak mı?'' dememe bırakmadan çöktü banka ve dalgaların içinde kaybolmak istercesine denizi seyre koyuldu. eski zamanlar akıyordu bakışlarından, kurduğumuz tüm hayalleri katletmiş olmanın bedeli akıyordu.
sustum. sustu.
susmak; en tehlikeli konuşmaktır çoğu zaman, susmak; ne yaşanmışsa bir zaman, alıp getirmektir geçmişin terkinden. susmak; tüm günahları affetmek, tüm bedellere razı olmaktır.
''neden cagırdım seni bilmiyorum.'' cümlesi, kesik kesik çıkmıştı ağzından. ağzından kocaman bir terkediş çarpmıştı yüzüme. tüm eski sevgililer gibi, daha iyisini bulacaktı, tüm eski sevgililer gibi aldanacaktı onca güzel yaşanmışlıktan sonra ve bir zaman yalnız kalıp, başını yaslayacak bir diz arayacaktı. neden olacak; incitir bir kadını sevildiğini duymamak.
sustum. sustu.
susmak; tüm kapıları açık bırakmaktır çoğu zaman, susmak; ''gel geleceksen, bahtiyar olur bu adam, unutur yaşamak istemeyip, yaşamak zorunda kaldığı her şeyi.'' demektir.
''konuşacak birilerine ihtiyacım vardı.'' ve kadının onuru bu denli güçlüdür işte. söylenecek tüm güzel sözleri bir anda suskunluğa mahkum edebilecek kadar güçlü. ve asla muhtaç değildir bir kadın, bir erkeğin sevgisine, gözlerine dikilmişse hele.
sustum.
ve coğu zaman, susmak; kurulacak cümleleri karşıdakine armağan etmektir aslında.
giderken, arkasından bakakaldım sadece.
muhtaçtım oysa en az onun kadar; en az onun kadar yalnız, onun kadar çaresiz. _________________ ''GÖNÜLDE YER TUTANLAR ASIL OLANLARDIR '' |
|
| Başa dön |
|
 |
| Yasemin-Elci |
Tarih: Sal Arl 12, 2006 8:25 am Mesaj konusu: |
|
|
 Yeni Üye

|
esrirdim çoğu zaman, gözlerimi kapar, derin uykulara dalardım. bir ses, dedi bana; ''Şahsa münhasır menfaat çarkında içkisini tek başına yudumlamlarken şehveti mahremiyetine sadık kaldığı için susmak nelere mal olurdu bilse eğer; helâka meylederdi en çok, en çok helâktan korkanlar ve mürtedliğin caydırıcı vahyine boyunlarını eğerdiler. Birazdan işte, helâk olacak her şey; sesler, kelimeler, cümleler. Birazdan işte, bir münzevinin yatağında çırılçıplak boğulacak iman ve parmağıyla şehadet edercesine gökyüzünü gösterecek küçücük çocuklar ama birazdan, yalpalayan kalabalıklar üzerime düşecek hepbirden.
Elleri yarıklarla dolmuş bir inşaat amelesi, birazdan onaracak işte yıkılan tüm duvarları ve kalabalıklar surların arasında sıkışıp duvarlarla eğleşecekler uzun zaman. Dün karşıdan gelirken elinden düşürdüğü metelikleri almak için eğilen adamlar önlerinde benim olduğumu farketmediler ve birazdan surların üzerinden altın akçeler atacağım üzerlerine, önlerinde ben varım bile bile eğilecekler. oysa utanacağım kendimden ve helâk olacak her şey helak olacağım ben; küçücük çocuklar şehadet edercesine uzatacaklar parmaklarını, parmaklarının uçlarından öpeceğim.''
büyüdüm okullar bitirdim, sehirler dolaştım dedim ya; toprağa dönüyordu her şey ve şaşkındım. ölüler birikiyordu ardımda; annem, babam korkutuyordu ölecek olmaları ve korkularla ayakta tutmaya çalışıyordum kaybetmeye yakın olduğum her şeyi. okumuştum bir zaman ''en cok kaybetmeye en yakın oldugu seyi sevmeli insan.'' hatırlamaya başladım bakın;bezm-i elest ten yola cıktığımda bir uçurumun kenarında tecavüz yeltenisine isyan eden bir kadının düşüşünü gördüm ilk.Yere çakılana kadar gökyüzünden ayırmadı gözlerini; oysa celladın gözleri uçurumun dibine gömülmüştü. Biri şehvetini öldürücü kılıyor ötekisi onurunu ölümle sınıyor, 'belâ' yı nerde bıraktığımı unutturuyorlar bana. Yol uzun; tek başına yürünmüyor. Bezm den ayrılıp bir gûruha dehl edildim ve gördüm ki güzel olan ne varsa semayla kucaklaşma cabasında oysa kuşlar dahi pisliğini toprağa bırakıyor. Siyah ve beyaz her şey, her şey iki yola sapıyor ve ortası yok. Perişanım; üzerime yaşamak bulaşmış ve yezidiyim; günahımın bedelini ödüyorum. Karanlık ya da aydınlık ikisinde de körüm, kin kusuyorum içimden, ne kadar kin varsa hapşırıyorum; ellerime balgam bulaşıyor, yağmur yağıyor ve ellerimi kaldırıp duaya duruyorum. Az sonra toprağa süzülüyor ellerimin kiri, az sonra bedenimden süzülüyorum toprağa yüzümden kan süzülüyor
ama hayır, kuşlar biriktirdim avucumda ve acmayacaktım avuçlarımı gökyüzüne, dua falan etmedim ben, kocaman bir yalancıyım, kuşlar ucurdum gökyüzüne. siz farklı yorarsınız şimdi; ben derim ki;Çölün ortasında bir içimlik suyu kalmış bedevi bir adamın matarasından dökülen su kışın en sert geçen günlerinde dağ başında tipiye tutulmuş bir dağlının kalan son kirbit çöpünün üzerine dökülüyor. Hayat bir intizam içinde devam ederken bedevinin küfrüne dağlı da eşlik ediyor ve bedevinin dikkatsizliği belki de bir yıl yürümek mesafesinde olan adamı yakacağından ediyor. Kasıt yok, farkındalık yok. Bedevi susuzluktan, dağlı soğuktan ölmemek için dualar eşliğinde koşuşturuyorlar. Yağmur yağsın istiyor bedevi, güneş açsın istiyor dağlı ve uzak bir yerde yağmurla güneş kucak kucağa gökkuşağını resmediyor. Renk cümbüşü muhteşem bir görüntü aksettiriyor ikisinin ortasına; çöle taraf ateşin kızılından başlayan gökkuşağı turuncu, sarı, yeşil, mavi diyor ve dağlıya taraf uzak denizlerin mor'u süzülüyor. Yeşille sarının tam ortasında durduğunu iddia eden bir ressamın sırtına sırtını yaslamış meslektaşı, aksine 'sarıyla yeşilin tam ortasında duruyorum.' diye ittiraz ediyor ve biri üşüdüğünü iddia ederken diğeri güneşin bunaltıcılığından şikayet ediyor. Az sonra iki muhteşem tablo resmedilmiş olacak. çelişki yoktur işte, her şey olduğunuz yerden, başka yerdedir.
ama nerde düşürdüm düzülmüş beyinleri, anlamıyorum. ama, defterlerinizin arasında gizlediğiniz, kurumuş yaprakların resmiyle kapı araladınız hüzne. oysa uzanmış birileri, soğuktan iki büklüm, yaprakların üzerine. akıcı bir şairin uslubunda, yananların yerine koydu bazıları kendilerini, oysa yakılan evlerde birileri yandı çığlıklar eşliğinde.
kartondan cehennemler yarattı bazıları, bir nü tablo gibi haz aldı izlemekten ama sokakta ihtiyaçtan sebep karton bulmak derdindeydi birileri. evet adil bir hayat; herkese ektiğini biçtirir ve o sebepten babalarından olmaktan gurur duyan bazıları sokakta piç diye çağırır küçük bir çocuğu. çocukluğuma inmek gerek, ordan biriktirdim tüm çamurumu ve tüm kuyuların yoluna ordan gidilmiştir sanırım
içinden çıkılması mümkün olmayan, tımarhane duvarlarına işemekten suçludur her insan, hayatı duymak için kulak kabarttığında, sağır edici bir gürültü duymaktan korkar ardında kalanlardan. nü'nün ayaklar çıplak, gövde yok temaşası, kasıkları koca yapraklarla örtmeye götürür, namahrem sözcükler yalnız başınayken söylenmelidir ve utanmalıdır onca zaman sustuktan sonra konuşmamaya. her konuşmak, azad etmektir ard'a kalanı, her konuşmak tek tek öldürmek susmak'ları... zaman, kapıdır tokmağını bilene; bir kuyunun içinde ağlamak ve taşana dek vazgeçmemek.
umut olmalıydı, neyle yaşar yoksa insan; kırmızı tuğlalalarının üzerine sıvası çekilecekti elbet bir gün evimin ve inat, kırmızıya boyayacaktım sonunda. kocaman ağladım, bir yerde ağlar insan. kuyunun karanlığından sonra zor oldu aydınlığa alışmak. yavaş yavaş sönüyordu içimdeki ve hatırlamakta güçlük çekiyordum kaybettiklerimi. sıradan zamanlar, telaşsız, gecikmeksiz ama, yorucu olurlar az. kalabalıklar umursamaz, siz umursamaz, kapınızdan içeri size aittir dünya, sadece siz varsınız. kimbilir, kaç kez karşılaştık sizinle; birbirine doğru kayan iki yıldız gibi kaydı gözlerimiz. sonra unuttuk işte; her balığın hasta yanını öteki balıklar kemirir oysa
katlanılmaz artık buna, bile bile, göre göre, terbiyesizce bir yaşam bu. ne yaşadıysak ardda ya, ne yaşayacaksak yine ardda kalacak.intihar en güzeli yine de, ya da söyleyip yapamamak. öğreniyorum hala, bunca ihtiyarlamama rağmen ama, değer mi öğrenmek için, yine sanmıyorum.
hibe ediyorum hayatımı, bir uçurumdan düşmek için. kimse kendi yerine yaşamadı biliyorum, kim ben olmak isteyecek.
dönüyor çemberler, hep aynı mesafede duruyoruz ölüme; bugün, yarın ya da daha cok zaman ama, uzak aynı, yakın olmayacak hiçbir zaman.
herkes yüzsüz, herkes yalanci. son bir şarkı tutturmuşum dilimde, aha alın bu son; canınız cehenneme. bu, kompluman gereği giyindiğim maske değil, bu; size inanın son sözüm ve cayıyorum her şeyden. oysa, seviyorum hepinizi, terkedebilecek kadar.. bu iyiliğimi unutmayın ve ben olmadan bana dair cümlelerinize kızdığımdan adımı sonsuza dek gömün... ben sizi hatırlamayacagım, siz de hatırlamayın. hayırsızım, en az sizin kadar. sokaklar, caddeler ve isterseniz şehrin dışındaki mezarlıklar da sizin olsun; ben sırtıma ceketimi alıp, altında çıplaklığımla kalacağım eskiyip attığım çöplüğüm yanıbaşında. sarmaşık, boynuma dolanan, ellerime de bulaştı, kesik cümleler yazarken ama, umrumda değil, titremiyor parmaklarım. bana gel derseniz eğer, namertsiniz, muhtaç değildiniz oysa, bu; en büyük gerçeğiniz. herkes kendiyle doğar, kendiyle yaşar ve kendinden çok sevmez kimseyi. yalancıyız, ve eni sonu; kendi başımıza kalmalıyız. _________________ ''GÖNÜLDE YER TUTANLAR ASIL OLANLARDIR '' |
|
| Başa dön |
|
 |
| Yasemin-Elci |
Tarih: Sal Arl 12, 2006 9:04 am Mesaj konusu: |
|
|
 Yeni Üye

|
Sevgili NURULLAH ! belki haddim değildi ama ! yazını bütünleştirdim . çünkü soluk almadan bir defa da okuyabilmek için ! umarım kızmazsın !!! hani hep deriz ya bu kitap sürükleyici , bu kitapta bana göre çok sürükleyici , birer bölüm okumaya sabrım olmadığından olsa gerek , böyle yaptım .. ..
Herkes kendi kuyusunu sıkı sıkıya kapatırken , kuyusunda boğulmadan , kuyusunu açmak , kuyusundakilerini ortaya dökmek kolay değildir...
Kuyularımızı açamayışımızın nedeni , hastalıklarımızın bizlere korku olarak dönmesinden midir ! acaba zaman bize kapıları açtırabilecek midir !
HİBE EDİYORUM HAYATIMI , BİR UÇURUMDAN DÜŞMEK İÇİN , KİMSE KENDİ YERİNE YAŞAMADI BİLİYORUM , KİM BEN OLMAK İSTEYECEK....DÖNÜYOR ÇEMBERLER , HEP AYNI MESAFEDE DURUYORUZ ÖLÜME ; BUGÜN , YARIN YA DA DAHA ÇOK ZAMAN AMA UZAK AYNI , YAKIN OLMAYACAK HİÇ BİR ZAMAN........
MUHTEŞEM !!! BİR ÖNERİ BİR DEFA OKUYUP ANLAYAMADIYSANIZ LÜTFEN BİR KAÇ KEZ OKUYUNUZ ...KESİNLİKLE KAÇIRMAYIN .. NURULLAH EKİLENLER ELBETTE BİÇİLİR !! ÇOK TEŞEKKÜRLER...ELİNE KOLUNA YÜREĞİNE SAĞLIK HARİKAYDI ..YENİ YAZILARINDA BULUŞMAK DİLEKLERİMLE..... BAŞARILAR.....SEVGİLER................ _________________ ''GÖNÜLDE YER TUTANLAR ASIL OLANLARDIR '' |
|
| Başa dön |
|
 |
|
|
|
|
|