| Yazar |
Mesaj
|
| elfida |
Tarih: Pts Arl 10, 2007 8:10 pm Mesaj konusu: CAN DUNDAR dan seçmeler :) |
|
|
 Forum Yöneticisi
|
[b]Bahar, alıp başını gitmelerin mevsimidir. Sebepsiz yere bazen... Önünü ardını hesaplamadan... Hesapsız, kitapsız çekip gitmelerin mevsimidir bahar...
Bir bakarsınız kekik kokulu bir nisan sabahı koparıp alıverir sizi hayattan... Çiçek açmış bir kiraz ağacının hayaliyle yollara düşersiniz.
Demir alır gönlünüzün limanındaki gemiler... Açılır gidersiniz...
Aradığınız belki yüzülmemiş denizlerdir, belki keşfedilmemiş sevdalar, belki hiç yazılmamış satırlar...
Yüzmenin, sevmenin, yazmanın heyecanıyla coşarsınız.
Dünyaya sırtınızı dönüp yürürken, o yaşanmamışlıkların izini sürersiniz kuytularda... Ve çoğu zaman kendinizle karşılaşırsınız umulmadık bir köşebaşında...
Elele tutuşur yürürsünüz içindeki çocukla...
O'nu büyütmekten korkarak...
* * *
Önünde bir nisan sağanağı varsa, geriye dönüp bakası gelmez insanın...
Oysa fotoğrafları henüz tazedir dünün ayazlı gecelerinin... Kışı birlikte aştığınız dostluklar sımsıcak durur yüreğinizde... Sadakatin ve yerleşikliğin güvenli kolları huzur vaadeder ardınız sıra...
Gel gör ki baharın kokusu dayanılmazdır. Ilık bir rüzgar ruhunuzdaki isyanı okşar. "Hadi sokağa" diye bağıran sirenler çalar içinizden... Derinliklerinizde tutuşturulmayı bekleyen alevler kı vılcımlanır. Kalbinizden havalanan güvercinlere şaşakalırsınız.
Sanki gitmek sadakattir: kalmaksa ihanet...
100 günü aşkındır bu köşede Yeni Yüzyıl haftasonlarında birlikte olduk sizlerle...
Güldük çoğu zaman ya da kızdık öfke dolu sözcüklerde... Mahzunlaştığımız da oldu, çocuklaştığımız kadar...
Yeni sözler söyleme derdine düştük, eskiye sırtımızı dönmeden...
Zorlu bir kışı, kırık dökük satırları ufalayıp ateşleyerek geçirdik.
Yeni bir yüzyılın silueti gülümsedi siz sayfaları çevirdikçe... "Ha doğdu, ha doğacak" denilen gazete, yeni kızlar, yeni oğlanlar doğurdu yeni doğacak bir yüzyıl için...
Sonra nisan geldi...
Sokakta direnilmesi imkansız bir çimen kokusu... içinin bir yerinde yuvadan erken ayrılmanın, sokakta hırpalanmanın korkusu...
Lakin bahara söz geçirmek ne mümkün...
Bir kez çiy düşmeye görsün kış mahmuru bedenlere...
...Coşkuları dizginleyebilene aşkolsun...
* * *
Bu yüzden izin istiyorum sizlerden... Bu köşe (kış köşesi) baharla buharlaşıyor.
Geriye bakınca hüzünleniyorum elbet...
Çünkü geride güzel bir doğuma ortak olmanın tatlı heyecanı var. Ve paylaşılmış köşelerde benzer duyarlılıklar... Ve sımsıcak dostluklar...
Ama önümsıra yüzülmemiş denizlerden iyot kokuları çarpıyor burnuma... Yeni Yüzyıl'ın ilham verdiği baharlar çağırıyor.
Şimdi gitmek sadakattir, kalmaksa ihanet...
O yüzden bir an önce kanatları takıp, uçmakta yarar var... Yeni baharlarda, yepyeni bahar şarkıları söyleyebilmek için...
Hep beraber...
[/b][b][/b] _________________ Bilerekmi yanina almadin giderken basinin yastikta biraktigi cukuru... |
|
| Başa dön |
|
 |
| elfida |
Tarih: Pts Arl 10, 2007 8:13 pm Mesaj konusu: |
|
|
 Forum Yöneticisi
|
[b]hayat güzeldir!!!!
Ulusça, bir ateş çemberinden geçiyoruz. Dayanmanın tek yolu var: Acıları oyuna dönüştürmek
Üniversitede "tuhaf bir arkadaşım vardı. Geceleri toprağa uzanıp yıldızları gözlemeye ve uzaylıları beklemeye bayılırdı.
Bir gün, uzun zamandır kuşkulandığı şeyi açmıştı bana, zor bir sır verircesine:
Birilerinin kendisiyle "hayat" adını verdikleri bir oyun oynadıklarını düşünüyordu. Öyle ki yaşadığımız herşey bu yanılsama için özel olarak düzenlenmişti. Mesela kendisine gösterilenden tamamen başka bir dış dünya olduğuna inanıyordu. Pencereden bakınca dışarıda gördüklerinin, perdeyi çektiği andan itibaren bambaşka bir hal aldığı kanısındaydı. Sanki "yukarıdakiler," O'nunla oynamak için "dışarı"yı öyle tanzim ediyorlar, O perdeyi çekince de kıs kıs gülerek içeri bakıyor, O'nu izliyorlardı.
Bazen otururken, aniden perdeyi açıp dışarıyı kontrol etmek istiyor, adeta kendisiyle oyun ve sonunda hayat, hayalin karşısında yenik düşüyor. oynayanları faka bastırmaya çalışıyordu.
Bir süre sonra perdelerini açmaz oldu. Ya bu "oyun"a ortak olmamak için ya da tersine, kendini tamamen bu oyunun büyüsüne kaptırdığından...
O'na bunun bir yanılsama olduğunu anlatmaya çalıştığımızda "Ne biliyorsunuz ki..." diyordu, "...aynı oyunu size de oynuyorlar."
Zamanla bu "yanılsama"yı hayata karşı bir mevziye dönüştürdü.
Biz "dışarıda" ufalanırken, O içerde ayakta kalmayı başardı.
* * *
"Hayat Güzeldir" filmini izleyince, başroldeki çocuğu O'na benzettim.
Son yılların bu en güzel politik filmi, savaş yıllarında faşistlerce toplama kampına tıkılan bir İtalyan ailenin öyküsünü anlatıyor. Baba, oğluna kampın zulmünü hissettirmemek için herşeyi bir oyun gibi sunuyor. Oyunda toplayacağı puanlarla kazanacağı tank 'için bütün bu eziyetlere katlanması gerektiğini telkin ediyor.
Zavallı küçük, bu yalanı merhem yapıp sürüyor yaralarına... Puanlarla doyuruyor karnını...
Ve sonunda hayat, hayalin karşısında yenik düşüyor.
* * *
Geçen hafta, ulusça bir ateş çemberinin içinden geçtiğimiz günlerden bir gün, sıradan bir eve konuk olduk. Televizyondan odaya, vahşi bir yangının kül ettiği insanların görüntüleriyle geride bıraktıklarının feryatları taşıyordu. Konuğu olduğumuz ailenin reisi belki bunlara dayanamadığından, belki öbür kanalda başlayan "oyun"u kaçırmamam kaygısıyla "zapladı hayatı" ve "oyun"a döndü.
Kandırılmış küçük bir çocuk gibi, öbür kanalda tutuşan hayatı unutup bize büyük hediyeyi kazandıracak puanların peşine düştük birden...
Unuttuğumuz her acı, bir puan olarak yazıldı hanemize...
En iyi oynayanlar, en az hatırlayanlardı.. Sonunda "tank gibi" bir arabayla ödüllendirildiler.
Kaçacak, sığınacak başka neresi vardı ki?
Hayat karşısında hayal dışında dayanağımız, düş gücü dışında gücümüz kalmamıştı ki...
Bize gösterilen bu rengârenk dünyanın gerçek olmadığını, ama asıl hayatın bu olduğuna inanmamızı isteyenlerin "yukarıdan," "camın dışından" kıs kıs gülerek bizi izlediklerini, aniden perdeye sarılıp çekiversek bambaşka bir dünyayla karşılaşabileceğimizi bilenler vardı aramızda...
Ama bunu bilmek, sadece daha çok acı çekmeye yarıyordu.
Oysa ustalık, acıları oyuna dönüştürebilmekteydi...
Oyun gruplarına ayrılıp, unutma yarışma girdik.
Artık lotoya, totoya, ufoya inananlarımız, camiye, partiye, kahveye sığınanlarımız, güzel yarınları, ahiret gününü, beyaz atlı prensi, mesihi, büyük ikramiyeyi bekleyenlerimiz, hepimiz yanılsamalara tutunarak katlanıyoruz hayata...
Bu oyunda gönüllü rol alıyoruz.
Hapishanemizin duvarlarını boyuyoruz.
"Perdelerimizi çekip" gözümüzü cama dikerek oyuna katılıyoruz gece boyunca... Acıları unutarak puan toplamaya çalışıyoruz.
Puanlar tamam olduğunda ödülümüz bir tank olacak: biliyoruz.
"Yukarıdakiler," bu kahredici hayatı, neşeli bir oyun olarak yutturmanın keyfiyle camın dışından bakıp nanik yapıyorlar.
Durumu sezsek de ses etmiyoruz.
Ses edenlerin başına gelenleri gördüğümüzden. "Haat güzeldir" diyoruz ve biz de oynuyoruz
[/b][b][/b] _________________ Bilerekmi yanina almadin giderken basinin yastikta biraktigi cukuru... |
|
| Başa dön |
|
 |
| elfida |
Tarih: Pts Arl 10, 2007 8:28 pm Mesaj konusu: |
|
|
 Forum Yöneticisi
|
[b]Kimi sevsem BEN
Her sevdiğimizde ruhumuzun farklı bir rengi yansır. Yavuklular albümümüz, pembeleşen, yeşeren, sararan, kanayan, katranlaşan aşklarımızdan bir ebemkuşağıdır.
Attilâ İlhan son şiir kitabında "Kimi sevsem, sensin" diyor;
"Kimi sevsem sensin/ senden ibaret/ Hepsini senin adınla çağırıyorum/
Kimi sevsem sensin/ hayret/ in misin cin misin anlamıyorum."
Elbette Attilâ ilhan gibi bir aşk gurusunun onca bilgeliğiyle anlamadığını ben anlayacak değilim; lâkin hissettiğim odur ki, her sevdiğinde bir unutulmazdan izler yakalayanlar ola ki, "o"nda aslen kendilerini bulmuşlardır ve filhakika her yeni sevda masalında asıl arayıp durdukları kahraman da o unutulmazdan ziyade kendileridir.
Binaenaleyh, malum mısraı, "Kimi sevsem, ben" diye yazmak ziyadesiyle mümkündür.
* * *
Mısraı virgülsüz ve sonunda soru işaretiyle okursak "Kimi sevsem ben" diye düşünür ademoğlu...
Sorduğu soru kendisidir aslında; o yüzden sonunda bulduğu cevap da kendine benzer.
Sevdiğini kendi gibilerden seçer.
O yüzden sevdalılarımızın herbirinde bizden izler vardır.
"Kimi sevsek," onda ruhumuzun farklı bir rengi yansır.
Yavuklular albümümüz, pembeleşen, yeşeren, sararan, kanayan, katranlaşan aşklarımızdan bir ebemkuşağıdır.
İster "kırbaç dili tutam tutam alevlenen" bir şehvet rüzgârı olsun, ister "bırakılınca korkudan gözleri sislenen" bir şefkat limanı...
Her biri biziz; cümleten bileşkemiz...
* * *
İnanmazsanız ispatlamama izin verin.
İki ayrı kağıda 10 isim yazıp, Türkiye'yi hiç bilmeyen birine götürün.
İlk kağıtta Süleyman, Bülent, Tansu, Mesut, Necmettin isimleri olsun; öbür kağıtta Rahşan, Özer, Nazmiye, Nermin, Berna...
Sonra bu isimlerin özelliklerini anlatın ona...
Ve bunları eşleştirmelerini isteyin...
5'te 5 tutturduklarını hayretle göreceksiniz.
Daha basitini yapın:
Onlara iki ayrı Semra anlatın; hangisini Turgut Özal'a, hangisini Ahmet Necdet Sezer'e yakıştırdıklarını sorun.
Yine doğrusunu bileceklerdir.
Öyledir; her aşkta kendini aradığından, her sevdada bir benzerini bulur insan...
Yoko Ono'da John Lennon'dan, Eva Braun'da Hitler'den, Havva'da Adem'den izler vardır.
Latife'nin bir yanı Mustafa Kemal'dir, Mevhibe'nin bir yanı İsmet...
* * *
Ama sonunda kendinden de sıkılır insan elbet...
Gün gelir, terk edebilir en sevdiklerini bile...
Bir tek yalnızlığımız, ömür boyu yalnız bırakmaz bizi...
O yüzden bence aşk. tek kişiliktir.
[/b] _________________ Bilerekmi yanina almadin giderken basinin yastikta biraktigi cukuru... |
|
| Başa dön |
|
 |
| elfida |
Tarih: Çrş Arl 12, 2007 7:33 pm Mesaj konusu: |
|
|
 Forum Yöneticisi
|
[b]
[color=darkred]aşka ve terke dair
Bazen öyle bir ilişkiye tutulursunuz ki, ne sevebilir, ne terk edebilirsiniz.
Kör kütük bağlanmışsınızdır aslında...
En güzel yıllarınızın, acı tatlı hatıralarınızın ortağıdır; iç çekişmelerinizin müsebbibi, yazılarınızın ilhamı, sohbetlerinizin konusudur.
Gözyaşlarınızda, bilinçaltınızda, kahkahanızdadır. Korkunca saklandığınız bir sığınak, coşunca öptüğünüz bir bayrak...
Sevdanız riyasız, çıkarsız, karşılıksızdır. Sınırsız ve nihayetsiz;
"Ölmek var, dönmek yok"tur.
* * *
Lakin gün gelir anlarsınız; içten içe bir şeylerin kanadığını...
Tutkulu sevdaların gizli hançerleri başlar parıldamaya... Şurasından, burasından eleştirmeye koyulursunuz:
"Şöyle görünse, öyle demese, değişse biraz ya da eskisi gibi olsa..."
Başkalarını örnek göstermeye, "Bak onlar nasıl yaşıyor" demeye başlarsınız.
Hem birlikte yaşayıp, hem özgür olmanın yollarını ararsınız. Aşkınızın gözü kör değildir artık, yanlışını görür düzeltmek istersiniz. "Eskiden böyle miydi ya.." diye başlayan sohbetlerde açılır eleştirinin kapısı; açıldıkça, bastırılmış itirazlar yükselir bilinçaltından...
Böyle süremeyeceğini bilirsiniz. Değişsin istersiniz.
O, sevgisizliğinize yorar bunu... İhanete sayar. Tutkulu ilişkilerde ihanetin bedeli ölümdür.
"Ya sev böyle ya da terket" diye gürler...
* * *
Bir zamanlar bir gülücüğüyle alacakaranlığı ışıtan o rüya, bir kabusa dönüşür birden... Kapatır gönlünün kapılarını, yasaklar kendini size... Hoyrattır, bakmaz yüzünüze...
Zehir akar dilinden, konuşturmaz, suçlar, yargılar mahkum eder.
Mühürler dudaklarınızı, yırtar atar yazdıklarınızı, siler sizi defterden...
"İyiliğin içindi hepsi, seni sevdiğim için..." dersiniz, dinletemezsiniz. Ayrılırsanız yaşamayacağınızı bilirsiniz, lakin böyle de sevemezsiniz.
İhanetten kırılmşıtır kaleminiz; severek, terk edersiniz...
* * *
"Madem öyle..."nin çağı başlar ondan sonra...
Madem ki siz böylesine tutkunken, o hep başkalarını seçmiştir, madem ki kıymetinizi bilmemiştir, o halde "günah sizden gitmiştir".
Lanet ederek bu karşılıksız aşka, çekip gitmeleri denersiniz.
Aşkın göçmenlik çağı başlar böylece...
Daha özgür olacağınız limanlara demirlerseniz bir süre... Ne var ki unutamaz, uzaktan uzağa izlersiniz olup biteni... Etrafı bir sürü uğursuzla dolmuş, kurda kuşa yem olmuştur. Deli kanlılar, eli kanlılar, uğruna ölenler, sırtına binenler sarmıştır çevresini...
Gurur duyar onlarla, koynunda besler, gözünü oysunlar diye...
Uğruna kan dökenleri sever, yoluna gül dökenlerden fazla...
"Bana ne... kendi seçimi" diye omuz silkmeye çabalarsınız bir süre...
Ama sonra... ansızın kulağımıza çalınan bir şarkı ya da kapı aralığından süzülüp gelen bir koku, hatırlatır onu yeniden...
Yaban ellerde, başka kollarda ondan bahseder ağlarsınız. Kokusunu özlersiniz; türküsünü söylemeyi, şarkısını dinlemeyi, yemeğini yemeyi, elinden bir kadeh rakı içmeyi...
Karşı nehrin kenarından hasret şiirleri haykırırsınız, sular kulağına fısıldasın diye...
Dönüp "Seni hala seviyorum" diye bağırmak geçer içinizden...
Dönemezsiniz.
Göremedikçe bağlanır, uzaklaştıkça yakınlaşırsınız.
* * *
Anlarsınız ki bir çaresiz aşktır bu, ne onunla olur, ne onsuz...
Hem kollarında ölmek, kucağına gömülmek arzusu, hem "Ne olacak sonunda" kuşkusu...
Böyle sevemezsiniz, terk de edemezsiniz.
Sürünür gidersiniz. [/color]
[/b] _________________ Bilerekmi yanina almadin giderken basinin yastikta biraktigi cukuru... |
|
| Başa dön |
|
 |
|
|
|
|
|